Yep, I haven’t lost my “mojo”… It’s just been hiding.

Dün akşam, sabaha karşı 3-4 sularında Pilot Speed’i keşfettim. Eski adı Pilate olan, az-çok ünlü, Kanadalı bir rock grubu.

Bu sabah televizyonda bir TV dizisinin promosunu gördüm. Arkaplanda çalan şarkıyı biliyordum ama çıkartamadım. (Green Day’in Boulevard of Broken Dreams’iydi, bu arada.) Ben de aramaya karar verdim.

Karşıma çıkan ilk sonuca bir bakın isterseniz: http://ctvbb.insinc.com/forums/showthread.php?t=5361

Lost gibi oldum, geçmişe dönüp duruyorum.

Geçen Perşembe günü hava çok güzeldi, en azından sabahtan.

Okulun ilk senesine döndüm resmen. Leyla leyla dolaştığım, hiçbir şeyden zevk almadığım zamanlarımı hatırladım, ve o zaman neleri dert ettiğimi düşünüp güldüm.

Sonra biraz daha küçüldüm. Kaç yaşıma döndüm, hatırlamıyorum. Ama oldukça küçüldüm. Ve aynı rüzgarı, aynı ısıyı ve aynı hissi ilk defa yaşadığım zamana ve yere döndüm. Gözlerimi kapattığımda ufacık bir çocuk olarak evimin bahçesinde duruyordum.

Sanırım o günlere geri dönmek istiyorum.

Ayrıca, Zero 7′ın yeni iTunes Exclusive’i de beni okuldaki ilk seneme çekiyor… Sinema salonuna girip, arka odaya bilgisayarımı bağlayıp o zamanlar yeni keşfettiğim Sia’yı bangır bangır dinlediğim döneme.

Dreaming – Zero 7

Yeni şeyler büyük keyif veriyordu bana bir zamanlar… Şimdiyse sadece o anıların güzelliğine tebessüm edebiliyorum.

Böyle olmamalıydı…

Hâlâ iddia ediyorum…

Doğru:

welbilt_yes

Yanlış:

black_no

Neyse ki Nate güzel müzik yapıyor.

Fontana di Trevi, hediye yerine geçer mi?

Biliyorum, “İtalya Macerası” yazılarımı yazamadım, ama hepsini toparlayıp geri kalan 5 günümün bir özetini daha sonra geçmeyi planlıyorum.

Şimdilik ise bulamadığım hediyelik eşyaların yerine yaptığım şeyi anlatmakla yetineceğim. Herkes için bizde “Aşk Çeşmesi” olarak bilinen “Trevi Çeşmesi”ne para attım.

Bizim rehberin söylediğine göre Roma’yı -tekrar- görmek için 1 adet, aşık olmak ve sevgili bulmak için 2 adet, evlenmek için 3 adet para atılması gerekiyormuş.

Doğa ve Merve, Faruk ve Tuğba, Güneş ve Berkant, Ezgi ve Engin, Eylül ve Yiğit, Cihan ve üzgünüm-adını-hatırlamıyorum Sudem için birer adet attım. Roma’yı birlikte görmelerini ümit ederek.

Deniz ve Gülsen için ikişer adet attım, kendilerine İtalyan yakışıklısı bulamadığım için. :P

Aris için ise üç tane attım, kazık kadar adam olduğu ve artık evlenmesi gerektiği için! :D

Tabii bu karmaşa içerisinde kendime atmayı unuttum. Ama “Roma’ya gelirsem iki olsun, aşk benden uzak olsun” isimli anonim halk türküsünü bu aralar dilime doladığım için çok da üzülmüyorum. (Hapşırmaktan yazıyı bitiremedim, o derece hastayım.)

İtalya Macerası, Bölüm 2

Bugün aslında pek (bkz. hiç) macera olmadı.

Bugünün iki olayından biri, otobüsün kalkış saatini yanlış anlayan 2-3 kişi yüzünden otele 1 saat rötarlı varmamızdı.

İkincisi ise, GeoTagging denemelerimden tamamen vazgeçmiş olmam.

GPSTürk.Net’ten istediğim ncs-navi R120+, kafasına göre logging özelliğini kapatıyor, sürekli bakmayı şart koşuyor. Her saniye takip edecek değilim ya onu, resim çekmekle uğraşıyorum! A636N ise tipik bir Windows tabanlı cihaz gibi davranıp kafasına göre kilitleniyor, ve hatta restart atıyor. Pilinin 2-3 saatten fazla dayanmaması ise zaten başlı başına bir problem, diğer sorunlar olmasa bile yeterli değil alet. Geri döndüğümde kesinlikle pilini garantiden değiştirip format atıyorum, ve aleti satıyorum. (Araç içi GPS çözümü olarak kullanmak ve gün içerisinde mail’lara bakmak için oldukça yeterli, 350YTL. İlgilenenlere duyurulur.)

Ancak Özkan’ın battery grip’i, 16GB’lık kartı ve 70-300 lensi mükemmel işimi görüyor. 600-küsür resim çekmeme rağmen 2000-küsür daha çekeceğini iddia ediyor makine, ve 12-megapixellik resimlere göre muhteşem bu sayılar. Battery grip’in pilleri bazen boş gözüküyor, bazen üzerindeki tuşlar çalışmıyor, ama çıkarıp takmak yeterli geliyor bu durumlarda.

Hediyelik eşya bulmak biraz problem. Güzel olanlar çok pahalılar, ucuz olanlar ise Türkiye’den de bulunabiliyor. Deniz’e alabileceğim iki adet hediye buldum mesela, biri Murano camından yapılmış balık yutmuş kediydi, diğeri ise burada çok fazla sayıda bulunabilen maskelerden “kedi”li olandı. Gel gör ki biri için 165, diğeri için 120Euro istemeleri hiç hoş olmadı. 50Euro’ya kadar çıkmayı göze almıştım halbuki. (Daha fazlasına bütçem yetmiyor zaten.)

Ha, bir de… Garsonları çok kaba yahu. Bugün schnitzel istedim, yemek için, adam “tavuk yok, bu domuz” dedi, ben de o sırada, “ha, o zaman tavuk ızgara yiyeyim” demek üzereydim ki adam, “BİR SANİYE!” deyip sözümü kesti, sonra devam etti: “Ama istersen, bekleyebilirsen normal etle de yaptırabilirim.” Ne diyeceğimi şaşırdım, az kalsın özür dileyecektim! Sonra neyse ki tavukta kararlı olduğumu anlatabildim. Ayrıca annemler Margherita pizza yediler, ben de ucundan tadına baktım ve karar verdim ki dünyada pizza yapabilen sadece iki yer var, annem ve Domino’s.

Otelde internet ücretsiz, ama sınırlı. Twitter’ımı SMS için ayarlamayı beceremedim, olmuyor. Bir ara flickr’ıma atarım birkaç resim, umarım, çünkü bir sonraki otelde internet olacak mı bilmiyorum, ve bunun süresi bitiyor.

İtalya Macerası, Bölüm 1

Cumartesi günü sabah 6.30′da kalktım, önce diyetisyene gidip azar işittim, ardından saç traşı oldum, eve gittim, banyomu yaptım, yemeğimi yedim ve iPhone 3G’nin inceleme videolarını çekmek için Özkan Erden’in evine gittim. Bütün gün birkaç telefon ve cihazın daha inceleme için resimlerini çektik, iPhone 3G videolarını tamamladık ve PCLabs ekibiyle iftar için buluştuk. (Resimleri daha sonra flickr’ıma atacağım, şu anda bağlantım buna müsait değil.)

Akşam iftar yemeğinden dönüşümüz 12′yi buldu. Yolda Özkan’ın 3-4 arkadaşı arayıp iPhone ve iTunes hakkında spesifik bir soru sordular, ben de eve geldikten sonra oturup onun hakkında bir makale hazırladım, bir-iki güne o da yayınlanacak. Neyse, makaleyi bitirdiğimde saat 2.00 idi. Bir de İtalya’ya yola çıkmak üzere sırt çantamı hazırladım, Özkan’dan ödünç aldığım 450D için battery grip’i, Tamron 70-300 lensi, hem ncs-navi GPS cihazımı hem de Asus GPS’li PDA’im A636N’yi, iPod touch’ımı, Samsung E370 “yumurta” telefonumu ve bunların şarj aletlerini çantama dikkatlice yerleştirdim, yine de bir şeyler unuttuğumu hissederek. MacBook’umda da son birkaç işlem yaptım ve çantaya attım. Yattığımda 2.45′ti, kalktığımda ise 05.30.

Sabah havaalanına gittik, standart itiş-kakış check-inimizi yaptırdık, peynirli simit sandviç ile kahvaltımızı ettik, 20dk rötarlı uçağımıza bindik ve İtalya’da indik. 1.5 saatlik bir otobüs yolculuğunun ardından “vaporetto” ile Venedik‘e geçtik.

Orası hakkında söylenenlerin fazlasıyla abartı olduğunu düşünüyorum. Venedik romantik değil, sadece kalabalık. Ama gezmesi eğlenceli bir yer. Parmağınızı oynatsanız dengesi bozulan gondolların, ve bu yüzden “pliis dond muuuve” nidalarıyla onları yöneten gondolcuların özellikle tecrübe edilmesi gerekiyor: mümkünse turla değil, sevgilinizle baş başayken. :)

Onun dışında, söyleyebileceğim, burasının Türklerle kaynadığı. Venedikte en son dönüş yolundayken mesela kızın biri KT Tunstall’ın “Suddenly I See” şarkısını söylüyordu, yanındakiyle konuşmaya başlayınca Türk olduğunu farkettim. Evlenme teklif etmem için yeterli bahaneyi sunmuştu, ama aklım dolu olduğu için unuttum. :P

Bunların dışında büyük bir yemek sorunumuz var. Makarnaları çiğ, mideye oturuyor. Yemekleri fazla yağlı. Kahvaltı kültüründen bi’ haberler.

Ha, bir de, 450D’min ipini takmayı unutmuşum, o yüzden annemin P5100′ünün ipini taktım, Nikon ipiyle Canon DSLR kullanıyorum. Pek bi enteresan oldu. Fakat 70-300 lense bayıldım, dönünce muhakkak bir tane alacağım.

Şimdi twitter’ımı telefona göre ayarlayacağım. Geldiğimde dediğine göre, aramanın dakikası 3.30YTL, aranmanın dakikası 1.50YTL, SMS’in tanesi ise 0.60YTL. (1KB veri 0.02YTL imiş, ki 1MB’ı 20YTL’ye getirir bu. İyi ki iPhone’umu getirmemişim.) İlk üç SMS’in ücretsiz olması ise gayet hoş.

Sanırım şimdilik bu kadar… Aklıma henüz başka bir şey gelmiyor. Şimdi twitter’ımı SMS için kuracağım, böylece bunları ilk başta yapmak istediğim gibi tweet’leyebileceğim. (I’m so over you my beloved blog.)

A note is enough… Really.

"Pay It Forward"

She knows…

- …play dumb.

- We are dumb.

It’s a blessing and a curse.

Resmi nerede gördüğümü gerçekten hatırlayamıyorum, ama digg’de çıkmış olması lazım.

Yine 50…

Bu yazımda iki sayının sırrını merak etmiştim… 3 ve 50.

Bugün gelen What About Brian DVD’lerimi izlerken 1. sezon 3. bölümde aynen şu diyalog geçince bu yazı geldi yine aklıma;

-We have to get past this.

-I’m past it.

-We’ve hugged a thousand times. We have to figure out some way to do this without… I mean, I’m marrying your best friend. We’re gonna be hugging each other for the next 50 years.

Hâlâ cevap bekliyorum bu soruma… :)