Category Archives: Kişisel

Facebook’taki arkadaşlarımın hiçbirini ben eklemedim!

Facebook’u daha sadece Amerika’daki okulları kabul ediyorken bulmuştum. Network olarak ülkeleri kabul ettiği ilk gün de üyeliğimi onaylamıştım. Daha sonra birçok yenilik geldi, bir API hazırlayıp yazılımlara izin verdiler. Platform olarak muhteşemdi.
Fakat her güzel şey gibi, bunun da sonu geldi. Facebook, tıpkı MySpace veya Yonja gibi, insanların vakit öldürdüğü, abuk subuk “spamler” (evet, yazılım [...]

How to break up…

Tabii bir de önce biriyle tanışmayı becerebilmek lazım…

Valium said to me, “I’ll take you seriously…”

Bir şeyi yapamamak başka bir şeydir, bir şeyi yapmak istemeyip buna bahane olarak yapamamayı sunmak başkadır. Ben genelde yapamayanım. Bundan gurur duyuyor muyum? Normalde duymamam gerekir, ama bu gibi durumlarda, bahane uyduran olmaktan iyi olduğunu düşünerek, evet, duyuyorum.
Hele hele birinin bir işi yapabileceğini inanıp onu da buna inandırdıktan sonra, o kişinin birden bire eski bahanelerle [...]

Bir seneye daha başlarkene oha faln oldum yaneee…

Tamam, kötü bir başlığa kötü bir başlangıç ve daha da kötü bir son oldu. Ama sorun değil, bu aralar her değneğin iki ucu… ehm, neyse.
Dün gelip yurda yerleşirken farkettim ki okulu değil ama yurdu özlemişim. Özellikle bu sene farklı bir yurt binasında kaldığım için daha bir değişik geliyor her şey. Bir de yeni yurt odam [...]

Bugünün -gereksiz- özeti

Bugün çok abuk bir şey yaptım… Raporuma ara verdim, onu yazmak yerine başka şeylerle zaman doldurdum.
Mesela,
Hiç yapmayacağım bir şey yaptım, sabah saat 12′de uyandım. Duşumu aldım, kahvaltımı ettim. Knocked Up filmini seyrettim, Katherine Heigl olmasa seyretmezdim. Bankaya gittim, kredi kartı başvurumu tamamladım. (Sanal kart için zorunlulukmuş…) Ardından can sıkıntısının etkisi ve sitemin Internet Explorer’da [...]

Thieves get rich, saints get shot, and God don’t answer prayers a lot…

…and when he does, this is the outcome:

I’m all out of words…

…and I really don’t want to write anything either. Maybe in another life, or in another planet. In some other galaxy, where you fight off giant monsters with towels, or perhaps in some other town, where you don’t know anybody.
Or some other blog, where nobody knows you.

Dikkat, Tuğçe var!

Bu uyarıyı yapmam gerektiğini düşündüm. Çünkü evet, Tuğçe tarafından ısırıldım. Parmağımdan. Çektim, bırakmadı. Kıvrandım. Parmağıma kan gitmedi. Filmin sonuna kadar parmağımı hissetmedim. Diş izleri çıktı.
Bunu yaptı.
Yapamaz zannediyordum, “yapamazsın ki” diyordum… Yapabilirmiş.
Kendime not: Bir daha asla Tuğçe’nin bir şey yapamayacağını iddia etme. Kız sınır tanımıyor!

What I’m needing now is some sweet revenge, to get back all that I lost then.

Bu aralar bütün gruplar electronica’ya dalıp adam gibi müzik yapmayı bırakırken, ben eskilere dönüp imkanları varken adam gibi müzik yapmayı bırakanlara bakıyorum. The Calling de bunlardan biri. The Calling, ilk albümleri olan Camino Palmero “Wherever You Will Go”, “Adrienne”, “Thank You” gibi hitler çıkarırken, “Two” adlı ikinci albümde -albümün adından da anlaşılacağı derecede- yaratıcılıktan oldukça [...]

The Nightmare Before (Fall) Semester [a.k.a. How LOST Stole My Slumber]

Bu aralar meşgulüm… “Sözde” stajımın projelerini bitirmeye çalışırken, bir yandan da başka işlerle uğraşıyorum. Örneğin, Sera’nın şarkısına bas eklemeye, Ayça’nın yeni sitesini açmaya, sinemaya gitmeye, ve bana kalsa hiç yapmayacağım bir şeye, Lost seyretmeye zaman ayırıyorum.
Digiturk’üm var, üstelik sadece dizi ve film kanalları amacıyla kullanıyorum. Ama Lost’un ikinci bölümünde sıkılıp bırakmıştım. Sonra da ara ara [...]