Niye Database dersini sevmedim?

Çünkü MSSQL zorunlu koşuluyor. MSSQL hakkında zerre bilgim yok, ama bildiklerim -ki onları burada sıralayacağım- zaten daha çalışmaya başlamadan kendisinden nefret etmeme yeterli.

Bilen bilir, standart bir Mac hayranıyım. Evimde iki adeti PowerPC olmak üzere üç tane Mac’im var, ve Windows’ta hiçbir şekilde elde edemediğim verimliliği Mac OS X’te elde edebildim. Bugüne kadar yaptığım ve öğrendiğim bilgisayarla ilgili hiçbir şeyi Windows’ta kalsaydım öğrenemezdim. Çünkü Windows’ta, antivirüsüydü, Firewall’uydu, şusuydu, busuyduyla sistemi ayakta tutmak için harcadığınız vakti ve çabayı Mac OS X’te kendinize ayırabiliyorsunuz.

Neyse, ilerleyelim. MSSQL zorunlu demiştik… Bu yüzden Dreamspark’tan Windows Server 2008 ve SQL Server 2008 indireyim dedim, ücretsiz olarak. İkisini de indirirken varan biri farkettim.

Varan Bir: SQL Server 2008, tam 3GB. MySQL ise 30MB ile 100MB arası değişiyor. PostgreSQL de sadece 35MB.

İkisi de indikten sonra VMware Fusion’ın 30 günlük deneme sürümünü indirdim. Bu 30 günlük deneme sürecinin en güzel tarafı, sınırsız olması. 30 gün sonra aynı hesapla bir kod daha istiyorsunuz, yine veriyorlar. Ben 7 ay üst üste kullandım bu yazılımı böyle. Ama şu anda varan ikiye doğru yolumu yaparken önemli olan bu güzel açık değil, yaşadığım abuk uyuşmazlık sorunu.

Varan İki: Windows Server 2008′de SQL Server 2008 kurmak mümkün değil!

Windows Server 2008′i VMware’a kurduktan sonra SQL Server 2008′i kurmaya çalıştım. “.NET Framework 2.0 olması gerekiyor” gibisinden bir hata verdi, fakat Vista tabanlı olan Windows Server 2008′de zaten .NET Framework 3.0 olmalıydı. Tekrar tıkladığımda, bu sefer de Windows Installer 4.5 hatası vermeye başladı. Fakat bu hata dersin hocasından daha da inatçıydı ve kesinlikle kaybolmadı. Ayrıca Vista hantallığına sahip olduğu için bu sistem açıkken hiçbir şey yapamayacağım ortadaydı. O yüzden kaldırıp Windows 7′yi kurduğum sırada varan üçle tanıştım.

Varan Üç: Windows 7, VMware’da mavi ekran veriyor! Ta-daaaa!

Kurulum sırasında bir şey farketmedim bile, çünkü Windows 7′nin bugüne kadarki en performanslı Windows olduğu ortada. Server 2008′i kurarken müziklerim kesilip imlecim donuyordu, fakat 7 kurulumunda üç-beş tane DVD takıp çıkardım ve bir CD yazdım. Tabii standart olarak açık olan tüm yazılımlarım, (abartısız) yüzlerce Firefox sekmem ve iTunes’umdaki bangır bangır müzik de cabası. VMware bana “kurulum bitti” diye haber verene kadar da farkına varmadım 7 kurulumunun devam ettiğinin.

Ama gel gör ki, açılır açılmaz mavi ekranımı aldım.

İşte bu nedenlerden dolayı MSSQL’le çalışmak istemiyorum. Yoksa Microsoft’u sevmememle falan alakası yok –en azından direkt olarak. Fakat Microsoft’u neden sevmediğimi bir kere daha hatırlatmış oldu bu tecrübe.

Şimdi geriye sadece kendime bu gereksiz işkenceye sadece bir dönem katlanacağımı hatırlatmak kaldı…

Dipnot: Hâlâ inatla kurulum yapma çabasındayım. 7′den ümitliyim, mavi ekransız bir çalıştırma yakalayacağıma inanıyorum.

Geceyarısı Şiiri

I started feeling like this months ago,
Didn’t care about it then, don’t care about it now…
The truth might not make or break me, I know;
But I hate the thought that you might have to go.

I don’t care whether you hear this, I don’t care if I’m alone here, singing songs to myself…

Ben de blog yazmaya böyle başlamıştım. Aslında, ben blog yazmaya tasarım öğrenmek için başlamıştım ve şu anda gözüm kapalı XHTML’i W3C doğrulamasından geçen WordPress temaları tasarlayabilmem kodlayabilmem de bundan kaynaklanıyor. Fakat bu, bir zamanlar blog’um sayesinde yazma alıştırmaları yapabildiğim, ve insanların dediklerine göre bir zamanlar oldukça iyi olduğum gerçeğini değiştirmiyor. (Ben, her şeyde olduğu gibi, yazılarımı da beğenmezdim. Hâlâ da beğenmem.)

Women's Realm - Belle and Sebastian

Tabii ki yazma alıştırmaları, yazma alıştırmasından çok “iç dökme” amaçlıydı. “Lanet olsun, duyulsa da, duyulmasa da, işte başlıyorum…” diyerek giriş yaptım birçok yazıma. Bu hafta, iki arkadaşım da, aynı nedenlerle blog açtılar.

Bu insanlardan ilki “Güle güle ECO101″ fenomeninden hatırlayabileceğiniz Deniz. Biz kendisine “kedi” deriz, demediğimiz zaman dayak yeriz. Kabına sığamayan, boyundan ve yaşından beklenmeyecek kadar yaşam tecrübesi bulunan, fakat bunu hiç göstermeyen, tanıdığım için çok memnun olduğum insanlar içinde ilk üçe rahatlıkla girebilecek, zaman zaman beni deli etse de genellikle iyi bir arkadaş olmuş olan bir insan kendisi. İçini dökmeyi pek sevmediğini bildiğim için blog açtığına hâlâ inanamıyor, ne cevherler yumurtlayacağını merakla bekliyorum.

Diğer bir yeni blog yazarı ise Mustafa… Kendisiyle ne kadar dalga geçsek de, deliler gibi âşık olduğu kız ilkokul arkadaşım çıktı ve beni yıllar sonra kendisiyle tekrar buluşturduğu için ne kadar teşekkür etsem az. Bunun yanısıra kimseye, kedi’ye bile anlatamadığım sırları

ninja_ikut

Ninja iKut

tuttuğu, kendimi sürekli tekrar etmeme rağmen her seferinde sabırla dinlediği için, hatta “olm take home exam var, yarın gel” sözlerimi hiçe sayıp gecenin bir körü iki şişe şarapla odamın kapısına dayanabilmesine rağmen teşekkür ederim.

İnsanların içlerini dökmek için ortamlar aradıkları bu zamanda ben ne yapıyorum peki? Dediğim gibi, blog yazılarımın okunduğunu bilmek, samimi yazılarımı bitirdi. Onun yerine kendimi Pet Society’ye verdim. iKut isminde rock yıldızı bir hayvanım var, ne idüğü belirsiz. Tıpkı sahibine çekmiş, hediye vermeyi çok seviyor. Yalnız kızlara biraz fazla yazıyor, gidiyor elbise alıyor, yüzük alıyor, bilmemne… Ayıp.

When I can’t feel you, I’m not alright…

It’s all ’bout post-processing…

DSLR fotoğraf makinemi alalı neredeyse bir yıl olacak. Üzerine onlarca aksesuar da cabası; lensler, flaşlar, vb.

Fakat bazen düşünüyorum, acaba bütün bunlara gerek var mıydı diye… Devamını okuyun »

There’s a picture in my head, and my mind wants me to look like that instead…

Bayanlara, özellikle genç kızlara güzel olduklarını hissettirin, olur mu?

Yoksa abuk subuk fikirlere kapılıyorlar. Kendilerini beğenmeyip estetik ameliyat olmak istiyebiliyorlar. Veya sevdikleri yüzlerine bakmadığı için, gerçekte mükemmel olmalarına rağmen, çirkin olduklarını düşünebiliyorlar.

İsim vermeyeceğim, bir arkadaşım bunu düşünüyordu. Çıktığı, birlikte olduğu için çok mutlu olduğu sevgilisi ise bundan şikayetçiydi. Fakat kıza ne kadar güzel bir gülüşe ve kahkahaya sahip olduğunu söyleyen ilk kişi ben olmuşum.

Aslında bu yazıyı sonsuza kadar taslaklarımda saklayacaktım, ama bugün burnundan estetik ameliyatı olan bir arkadaşımı görünce tamamlayıp yayınlamak zorunda hissettim kendimi. Şöyle özetleyeyim: Profesyonel boksçular bu kadar şiş ve mor gözlere sahip olmamışlardır. İnanılmaz korkunç bir görüntü. Ameliyatın doğasına aykırı. Acısı ve hiçbir şey görememenin sıkıntısı da cabası…

…üstelik hiç de gerekmeyen bir operasyon için.

Yep, I haven’t lost my “mojo”… It’s just been hiding.

Dün akşam, sabaha karşı 3-4 sularında Pilot Speed’i keşfettim. Eski adı Pilate olan, az-çok ünlü, Kanadalı bir rock grubu.

Bu sabah televizyonda bir TV dizisinin promosunu gördüm. Arkaplanda çalan şarkıyı biliyordum ama çıkartamadım. (Green Day’in Boulevard of Broken Dreams’iydi, bu arada.) Ben de aramaya karar verdim.

Karşıma çıkan ilk sonuca bir bakın isterseniz: http://ctvbb.insinc.com/forums/showthread.php?t=5361

Lost gibi oldum, geçmişe dönüp duruyorum.

Geçen Perşembe günü hava çok güzeldi, en azından sabahtan.

Okulun ilk senesine döndüm resmen. Leyla leyla dolaştığım, hiçbir şeyden zevk almadığım zamanlarımı hatırladım, ve o zaman neleri dert ettiğimi düşünüp güldüm.

Sonra biraz daha küçüldüm. Kaç yaşıma döndüm, hatırlamıyorum. Ama oldukça küçüldüm. Ve aynı rüzgarı, aynı ısıyı ve aynı hissi ilk defa yaşadığım zamana ve yere döndüm. Gözlerimi kapattığımda ufacık bir çocuk olarak evimin bahçesinde duruyordum.

Sanırım o günlere geri dönmek istiyorum.

Ayrıca, Zero 7′ın yeni iTunes Exclusive’i de beni okuldaki ilk seneme çekiyor… Sinema salonuna girip, arka odaya bilgisayarımı bağlayıp o zamanlar yeni keşfettiğim Sia’yı bangır bangır dinlediğim döneme.

Dreaming - Zero 7

Yeni şeyler büyük keyif veriyordu bana bir zamanlar… Şimdiyse sadece o anıların güzelliğine tebessüm edebiliyorum.

Böyle olmamalıydı…

Hâlâ iddia ediyorum…

Doğru:

welbilt_yes

Yanlış:

black_no

Neyse ki Nate güzel müzik yapıyor.

Fontana di Trevi, hediye yerine geçer mi?

Biliyorum, “İtalya Macerası” yazılarımı yazamadım, ama hepsini toparlayıp geri kalan 5 günümün bir özetini daha sonra geçmeyi planlıyorum.

Şimdilik ise bulamadığım hediyelik eşyaların yerine yaptığım şeyi anlatmakla yetineceğim. Herkes için bizde “Aşk Çeşmesi” olarak bilinen “Trevi Çeşmesi”ne para attım.

Bizim rehberin söylediğine göre Roma’yı -tekrar- görmek için 1 adet, aşık olmak ve sevgili bulmak için 2 adet, evlenmek için 3 adet para atılması gerekiyormuş.

Doğa ve Merve, Faruk ve Tuğba, Güneş ve Berkant, Ezgi ve Engin, Eylül ve Yiğit, Cihan ve üzgünüm-adını-hatırlamıyorum Sudem için birer adet attım. Roma’yı birlikte görmelerini ümit ederek.

Deniz ve Gülsen için ikişer adet attım, kendilerine İtalyan yakışıklısı bulamadığım için. :P

Aris için ise üç tane attım, kazık kadar adam olduğu ve artık evlenmesi gerektiği için! :D

Tabii bu karmaşa içerisinde kendime atmayı unuttum. Ama “Roma’ya gelirsem iki olsun, aşk benden uzak olsun” isimli anonim halk türküsünü bu aralar dilime doladığım için çok da üzülmüyorum. (Hapşırmaktan yazıyı bitiremedim, o derece hastayım.)